بطل فلم وادي الدئاب

  • مراد علمدار

    هو بطل المسلسل وهو الشخصية الرئيسية فيه. ولد بإسم علي جاندان وكان أبوه محمد قرخانلي. هو رجل مافيا وسياسة، تدعمه الدولة التركية للقضاء على أعداء الدولة والمافيا، وكذلك القضاء على كل من يريد إنهاء أو التقليل من هيبة البلاد. مراد علمدار يواجه في أجزاء المسلسل العديدة عدة أعداء وينجح في القضاء عليهم، ويتم إستهداف الكثير من أحبائه. ينضم مراد بعد ذلك إلى هيئة الختيارية ثم يصبح رئيسها وبعد ذلك يحاول القضاء على حراس المعبد. من أقرب المقربين لمراد هم ميماتي وعبد الحي وجاهد وعاكف، وكذلك منظمة الأمن القومي.

  • جاهد كايا أوغلو

    اليد اليمنى لمراد، يساعده في أعماله وله دور كبير في المسلسل، بعد إعلان وفاة مراد في الجزء الثامن، يحاول جاهد الدخول في حراس المعبد وينجح في ذلك،ويصبح عضوا مهما معهم ،ولكن في الحقيقة مراد لا يزال على قيد الحياة وجاهد يواصل العمل مع حراس المعبد بناء على أمر من مراد . يتسم جاهد بوسامته وذكائه.

Saturday, November 30, 2013

Çatlı’yı da mı öldürtmek istedi? 2013

Çatlı’yı da mı öldürtmek istedi?

Bahçelievler’de yedi TİP’li gencin katledilmesiyle ilgili yıllar sonra ortaya çıkan belgede, olayla ilgili mahkum olan Haluk Kırcı’nın, birlikte çalıştığı Abdullah Çatlı’yı öldürmek istediği iddiası var.
Çatlı’yı da mı öldürtmek istedi?ANKARA - ‘Bahçelievler Katliamı’ olarak bilinen, 7 TİP üyesi gencin öldürülmesi olayıyla ilgili Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdiği yazıda ilginç bir detay ortaya çıktı. Resmi yazıdaki, “olay sırasında öğrencilerin bulunduğu evde olan Haluk Kırcı’nın, Abdullah Çatlı’yı öldürtmeye çalıştığı ancak gönderdiği 2 kişinin bunu başaramadığı” ifadeleri soru işaretlerine neden oldu.

Vatan'ın haberine göre, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gönderilen “gizli” damgalı ve 19 Eylül 1988 tarihini taşıyan yazıda Mustafa Korkmaz’ın “itirafı” ve olayla ilişkin yapılan tahkikatla ilgili Kırcı’nın ifadelerinin de yer aldığı anlaşılan bilgiler dikkat çekti.

‘Çatlı’yı öldürmeye...’
Belgede, olayın devamı anlatılırken, Çatlı’nın vurulmasının düşünüldüğü iddiası var:

“...Ev içerisinde eylem yapmalarının tehlikeli olacağı düşüncesiyle tekrar aralarında Abdullah Çatlı’yı vurma kararı aldıklarını, Feridun ve Mahmut Korkmaz’ın bu kararı tatbik etmek için birlikte kendilerinin kaldığı eve gittikleri, aradan tahminen 15 dakika geçtikten sonra kapının üç defa vurulduğunu ve kapıyı açtığında hiç tanımadığı biriyle karşılaştığını, bu şahsı göğsünden tutarak içeri aldığını, yan odada bulunan kablo ile arkadan ellerini, bir bez ile ağzını bağladığını, kimliğini kontrol ettiğinde Faruk Erşan isimli şahıs olduğunu, bu şahsı da diğerleriyle birlikte yatırdığını, bu işlemi yaptığı sırada Ercüment’in silahlı bir şekilde şahısların başında beklediğini, Abdullah Çatlı’yı öldürmeye giden iki arkadaşının gelmesinin gecikmesi sebebiyle telaşlandığını, bir müddet sonra kapının tekrar çalındığını, ancak kapıyı çalma şeklinin aralarında kararlaştırdıkları şifreye uymadığını, fakat yine kendisinin açtığını, gelen şahsın içkili ve sarhoş olduğunu, aptal aptal yüzüne baktığını fark ederek şahsı içeri alıp el ve ağızını bağlamak suretiyle diğerlerini yanına yatırdığını...


Silah tutukluk yapmış
Anlatıma göre eve 25 dakika sonra Mahmut ile Feridun adlı kişinin geldiği belirtiliyor. Belgenin devamı şöyle:

“Feridun ile birlikte içerde kalan Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Latif Can, Efraim Sezgin ve Serdar Alten isimli şanhısları bir sedir üzerine yan yana dizdikten sonra şahıslara ateş etmesi için Feridun’a talimat verdiğini ancak Feridun’un silahının tutukluk yapması nedeniyle bu talimatı yerine getiremediği, kendisinin 14’lük tabancası ile dört kişiye ateş ettiğini, bunlardan birisinin sedir üzerinden yere düştüğünü, son mermisini de bu şahsın sırtına sıktığını, bu işlemi yaptığı sırada Feridun’un kaldıkları eve gitmek üzere koşarak çıktığını, eve gittiğinde Feridun’un semtin yabancısı olması nedeniyle eve gelmediğini, Erşyan ve Gevenci’nin Eskişehir Yolu’na götürülüp öldürülmeleri olayını Çatlı, Korkmaz ve Yağnici’nin gerçekleştirdiğini...”

Belgelerde ayrıca, kalabalık olmaları nedeniyle TİP’li gençleri öldürmekten vazgeçtikleri ancak boğazı sıkılan bir kişinin hayatını kaybetmesi üzerine diğerlerini de öldürme kararı alındığı anlatılıyor.

Yedi gence kıydılar
Bahçelievler katliamında öldürülen gençlerin isimleri şöyle:

Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Serdar Alten (23), Ankara Devlet Mühendislik Akademisi öğrencisi Hürcan Gürses (26), Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Efraim Ezgin (23), Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencisi Latif Can (20), Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencisi Osman Nuri Uzunlar (20). Çatlı’nın öldürdüğü isimler ise Faruk Erşan ve Salih Gevenci.

Feridun devlet belgelerinde
Gazeteci Necdet Pekmezci, “5-6-2 Tamam Değil Reis” isimli kitabında, Bahçelievler katliamına katılan ve adı 33 yıldır sır gibi saklanan “Feridun” isimli beşinci bir kişinin olduğunu iddia etmişti. Pekmezci’nin iddialarını devletin resmi belgeleri de doğruladı. Feridun isimli şahsın kim olduğu bilinmezken olayın faiileri olarak belgelerde Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Ercüment Yağnici, Mahmut Korkmaz’ın isimleri yer alıyor. Ankara Valiliği, Emniyet Müdürlüğü’nün Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdiği 06420 sayılı belgede de Haluk Kırcı ve Mahmut Korkmaz’ın ifadelerinde “Feridun’ ismi sık sık anılıyor.
Share:

SON ARADIĞI KİŞİ MUHSİN BAŞKAN 2013

SON ARADIĞI KİŞİ MUHSİN BAŞKAN

çatlı,muhsin,yazıcıoğlu,susurluk
Abdullah Çatlı'nın ölümünden önce, son aradığı kişinin Muhsin Yazıcıoğlu olduğu ortaya çıktı.
Susurluk'ta geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybeden Abdullah Çatlı'nın ölümünden önce, son aradığı kişinin yine bir kazada ölen BBP lideri Muhsin yazıcıoğlu olduğu ortaya çıktı.

Yazıcıoğlu’nun hayatından kesitler ‘Alperen’ adlı kitapta toplandı. Abdulkadir Selvi ile Erhan Seven’in kaleme aldığı kitapta, Yazıcıoğlu’nun 1980 öncesindeki ülkü ocaklarında başkanlığı yaptığı dönemde yardımcısı olan Çatlı ile ilişkileri de kısmen anlatılıyor. Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı, ‘son telefon’u şöyle anlatıyor:
“Ağabeyim ve arkadaşları arabayla yola çıkıyorlar. İşin enteresan tarafı, ağabeyimin en son telefon açtığı kişi de Muhsin başkandır. Ağabeyim o gün, başkanı cep telefonundan arıyor, ancak irtibat sağlayamıyor. Hatta evi arayıp not bırakıyor. Ancak ağabeyim, Muhsin başkan ile irtibat kuramadan kazada vefat ediyor.”

‘Asala’ya karışma’ mesajı

Kitapta, 12 Eylül sonrasında Mamak Askeri Cezaevi’nde yatan Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının, yurtdışındaki Çatlı’ya nasıl mesaj gönderdikleri de anlatılıyor. Gönderilen mesajlardan biri de Çatlı’ya, Asala Operasyonu’na ‘karışmaması’ yönündeymiş. Zeki Çatlı’nın anlattığı olay kitaba şu ifadelerle yansıyor:
“Muhsin başkan, ‘Çatlı’nın Asala Operasyonu’ndan sonradan haberim oldu’ dedi. ‘Devletin işini devlet yapsın’ derdi. Bizim şifreli bir haberleşme tekniğimiz vardı. Mamak’ta yargılanan arkadaşlarımızdan biri mahkemede ayağa kalkarak, gazetelere de başlık olacak şekilde, ‘Devlet, kendi işini resmi görevlileri eliyle yapsın’ mesajını vermişti. Cumhuriyet’in manşetinden biz Abdullah’a haber vermiş olduk. ‘Biz böyle dolaylı haberleşirdik’ diye anlattı Muhsin başkan. Ağabeyim görüş aldı, ama yine bildiğini yaptı.”
Share:

İLLİYETÇİLERE KARŞI KONTRGERİLLA OPERASYONLARI – ZEKİ ARSLAN 2013

muhsin abim3 Kasım 1996 tarihindeki SUSURLUK kazasından sonra kamuoyuna medya üzerinden ciddi bir dezenformasyon ve psikolojik harekat yapıldı. Bunun neticesinde suçlu, suçsuz karıştı ve belirli bir kesimce milliyetçiler hedef tahtasına sokuldu. Bu iş öyle bir noktaya vardı ki; muhafazakâr dindar kardeşlerimize 28 Şubat’la birlikte yapılan zulüm de aslında milliyetçi kadrolardan gelen ve devletin belirli kesimleri ile teması olan bu kişilere bile tasfiye operasyonuna girişildi.
Kamuoyunda hukukun karşısına çıkartılmadan merhum olan ve asla şüpheli bir kaza olmayan ve konunun teknik uzmanlarınca bilinen suikast operasyonu ile merhum olan ABDULLAH ÇATLI, aslında milliyetçi kadrolar içinde kendine göre oldukça önemli bir yeri ve gücü olan bir insandı. Kendisine suç işletilmiş işletilmemiş bu hukuku ilgilendiren bir konu. Biz sadece bu olay vesilesi ile belirli bir gücün nasıl tasfiye edildiğinin izahatını yaşadıklarımız dan hareketle anlatmış olacağız.
 muhsin abi çatlı
Çatlı’nın hemen arkasından MHP genel başkanı ALPARSLAN TÜRKEŞ’in ani vefatı ve kendisinin ölümünden beş yıl evvel -partisi için değil- devletin yararı öngörülerek yaptığı çalışmalar ve merhumun ani kaybedilmesinden sonra, milliyetçi çevrelerde kamuoyunun tanımadığı fakat çok önemli bazı insanlar teker teker kaybedildi.
Bu kayıplar ise ülkemizin doğal savunma dokusuna zarar verdi ve belirli bir denge unsuru sağlayan bu geride kalan kadrolar da teker teker tasfiye oldu. Bunların toplu özelliğini ifade edecek olursak; bu kişi ve gruplar toplumu ayrıştırıcıdan ziyade birleştirici özelliği taşıyorlardı.
Şimdi konunun uzaktan yakından içinde olmayanlar buradan hemen laf edebilirler ve; ‘merhum ABDULLAH ÇATLI’nın toplumda ne birleştiriciliği vardı?’ diyebilirler. Halbuki evet vardı; çünkü oda kendi camiası içinde büyük bir gurubu yönlendirip yönetebiliyor ve belirli bir çevrede denge faktörü oluyordu.
Şimdilerde kamuoyunda faili meçhullerden bahsedilirken devamlı Abdullah Çatlı gibi isimler hep zikredildi. Ben de buradan soruyorum, ileriki zamanda da bu soruların daha net cevapları ortaya çıkar; 3 Kasım 1996 sonra ülkemizde faili meçhul cinayetler bitti mi yoksa faili meçhul cinayetler yeni bir sisteme sokularak, yeni bir konsept geliştirilerek, failleri olan faili meçhul cinayet sistemine ve kontra bir şekilde kurulmuş olan hücrelere mi döndü?
Gelelim merhum MUHSİN YAZICIOĞLU’na… Özellikle 1990’lı yıllarda parlamentodaki akil millet için duruşu ile BBP gibi küçük bir partiye başkanlık yapmasına rağmen, Türkiye üstündeki dizayn edici güçleri o hep sıkıntıya soktu ve özellikle AK Partinin muhafazakar gücü ve yapısı ile kendisinin muhafazakar, milliyetçi ve dindar duruşu ile Türkiye’deki önemli bir kesimin yanında, büyük bir sinerji ve güç yarattığı için hudut ötesindeki güçlerin Türkiye içindeki taşoron güçleri tarafından merhum Muhsin başkan, dikkat çekmeyecek bir yöntemle yok edilmesinin planlarını yapmaya başladılar ve bunu da helikopter kazasının öncesinde bir kaç farklı yerde araçlı trafik kazası şeklinde gerçekleştirmek istediler.
Şunu açık ve seçik olarak söyleyebilirim ki; ülkemizde 1988 yılında bazı NATO çerçevesi içindeki ülkelerin İSTİHBARAT servisleri, bazı operasyonel kazalarla yapılabilecek suikastların kurslarını ilgililerine vermişlerdir.
Hatta bu suikastlere bizzat maruz kalmış ve hasbel kader ALLAHIN İNAYETİ ile kurtulmuş olan insanlar vardır ve bunlarından da neler yaşadıklarını ALLAHIN İZNİ ile ilerideki günlerde buradan aktarırız.
 türkeş
Biz yine gelelim merhum MUHSİN başkanın suikastı olayına… Nasıl olur da başkanın helikopteri kalktıktan sonra, hala tam radar kayıtlarında ve tam olarak helikopterin uçuş güzergahı üstünde TÜRK HAVA KUVVETLERİNE bağlı savaş uçaklarının hangi mesafe ve uzaklıkta uçtuğu tam olarak belli değildir denilmektedir. Bazı mesafeler ve saat dilimleri veriliyor olmasından hareketle, bunlara göre bir uzman olarak şöyle bir KONTRGERİLLA operasyonu taktik sistemini resmedebiliriz / çizebiliriz.
Muhsin Başkanın helikopteri kalktıktan sonra ÇAĞLAYANCERİTLE helikopterin düştüğü mesafede savaş uçaklarının mesafeleri 30-40 km mesafede gözüküyor. Radar kayıtlarının çoğu hala ortada yok olmasına rağmen, aldığımız bilgilerle, MALATYA ERHAÇ hava üstündeki keşif filosuna bağlı bir RF4 jetinin rotasından ayrılıp helikopterin üstüne gelmesinin dakikaları ile incirlikten kalkan bir F-16 savaş uçağının olayı gerçekleştirebilmesi neredeyse aynı zaman dilimine eşittir.
Helikopterin üstünden yapılacak ses duvarını aşıcı bir uçuşta, bir de pilotun SONİK patlama yaptırması ile uçaklar helikopteri düşürebilir ve düşen helikopterin pilot ve yolcularının da büyük bir karbon monoksit solumalarına neden olur. Bilindiği gibi jet SONİK bir patlama gerçekleştirildiğinde, bu korbonmonoksit yüksek seviyede jet savaş uçağının motorlarından dışarıya verilir.
Hele ki bu bir F4-FANTOM uçağı ise ve çift motorlu bir uçak olması, motorların eski ve güçlü motorlar olması ile doğru orantılı olarak bu duruma daha da fazla yol açar.
Helikopter düştükten sonra uydu verilerinden cep sinyalleri ile kestirme yapıp enkazı bulamamak bugünün şartlarında adeta imkânsız bir hadise. Enkazın dağda, yanlış yerde ve 3q4 gün kadar aranması ve sonradan da verilen ilk yanlış bilgilendirme haberler ve yaşadığına dair devletin resmi kaynaklarından ilan edilmesi ve  daha sonra da -üçüncü günde- yerel köylülerin ilk anda verdikleri ihbarlardaki bölgede yine yerel güçlerin ve halkın kaza yerini ve enkazını bulması bu durumun bize büyük bir kontrgerilla operasyonunu olduğunu adeta ispatlıyor.
Daha sonra olay yerinde fotoğraflarda görülen kırıma uğramış bir askeri helikopterin olması, arkadan gelen olay yeri temizlik ekiplerinin bilerek bir kırım kazaya kendileri yol açarak bölgede dikkati dağıtacak unsurları çoğaltmaları ve hedef enkazda kalabilecek sabotaj bulgularının da yok edilmesi sanki söz konusu. Sonrasında da Türkiye’deki demokrasinin gelişmesine paralel olarak bazı görsel videoların CUMHURBAŞKANLIĞI devlet denetleme kurulunca ve duyarlı görevlilerin ihbarı ile bulunması söz konusu oldu.
Kısadan hisse bu tip ASKERİ bir kontrgerilla operasyonunu sabotajla yüklü suikastı en tepe mevkilerden emir almadan yapamazsın. O zaman bu konunun ciddi anlamda incelenmesi de şart oluyor.
Kaybettiğimiz tüm vatansever insanlarımıza ALLAHTAN RAHMET diler mekanları cennet olsun der, suçluların da bir an önce bulunması ve olayların aydınlatmasını arzularız. Unutmayalım ki bugün aydınlatılmayan her fail-i meçhul bir suikast, yarın kendi başımıza gelecek olan benzer bir suikastın kurucu unsuru olur. Olur çünkü bunların emredicisi hala DIŞARDA ve özgürce hareket ederek yeni yeni benzer eylemlere imza atmakta…
Share:

Çatlı'ya nasıl haber gönderdi? 2013

Yazıcıoğlu yurtdışında bulunan Çatlı'ya mesaj göndermek istediğinde ilginç bir yöntem kullanmış. Ama Cumhuriyet Gazetesi'nin bundan haberi yok!

Çatlıya nasıl haber gönderdi?Susurluk'ta geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybeden Abdullah Çatlı ile yine bir kazada ölen BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun şifreli bir haberleşme tekniği varmış. Çatlı ve Yazıcıoğlu Cumhuriyet Gazetesi'nin manşetiyle haberleşiyormuş.

Yazıcıoğlu’nun hayatından kesitler ‘Alperen’ adlı kitapta toplandı. Abdulkadir Selvi ile Erhan Seven’in kaleme aldığı kitapta, Yazıcıoğlu’nun 1980 öncesindeki ülkü ocaklarında başkanlığı yaptığı dönemde yardımcısı olan Çatlı ile ilişkileri de kısmen anlatılıyor. Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı, ‘son telefon’u şöyle anlatıyor:

KONUŞAMADAN KAZADA ÖLDÜ
“Ağabeyim ve arkadaşları arabayla yola çıkıyorlar. İşin enteresan tarafı, ağabeyimin en son telefon açtığı kişi de Muhsin başkandır. Ağabeyim o gün, başkanı cep telefonundan arıyor, ancak irtibat sağlayamıyor. Hatta evi arayıp not bırakıyor. Ancak ağabeyim, Muhsin başkan ile irtibat kuramadan kazada vefat ediyor.”

ASALA'YA KARIŞMA MESAJI

Kitapta, 12 Eylül sonrasında Mamak Askeri Cezaevi’nde yatan Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının, yurtdışındaki Çatlı’ya nasıl mesaj gönderdikleri de anlatılıyor. Gönderilen mesajlardan biri de Çatlı’ya, Asala Operasyonu’na ‘karışmaması’ yönündeymiş. Zeki Çatlı’nın anlattığı olay kitaba şu ifadelerle yansıyor:

CUMHURİYET'İN MANŞETİNDEN ÇATLI'YA MESAJ
“Muhsin başkan, ‘Çatlı’nın Asala Operasyonu’ndan sonradan haberim oldu’ dedi. ‘Devletin işini devlet yapsın’ derdi. Bizim şifreli bir haberleşme tekniğimiz vardı. Mamak’ta yargılanan arkadaşlarımızdan biri mahkemede ayağa kalkarak, gazetelere de başlık olacak şekilde, ‘Devlet, kendi işini resmi görevlileri eliyle yapsın’ mesajını vermişti. Cumhuriyet’in manşetinden biz Abdullah’a haber vermiş olduk. ‘Biz böyle dolaylı haberleşirdik’ diye anlattı Muhsin başkan. Ağabeyim görüş aldı, ama yine bildiğini yaptı.”
Share:

AVRUPA’NIN GELECEĞİNDE BİZ DE OLACAĞIZ 2013

AVRUPA’NIN GELECEĞİNDE BİZ DE OLACAĞIZ

Avrupa’da biz her zaman vardık. Avrupa’nın tarihi ile bizim tarihimiz birçok defa kesişti. Toplumların ve milletlerin yolları daîma birbirine çok yakındı. Avrupa’da ve Avrupa için imzalanan çoğu barış anlaşmasında, savaşta da, biz vardık. Müziğinde de, mutfağında da. Lisânında da, masallarında da.
O nedenle üzerinde tartışılması gereken konu “Avrupa’nın geleceğinde Türkiye’nin yerinin bulunup bulunmadığı” değil, “Türkiye’nin Avrupa’nın geleceğinde ne kadar yer tutacağı”...
Bu sorunun yanıtı ise muhakkak, “Türkiye’nin geleceğinde Avrupa’nın ne kadar yer tutacağı” ile ilgili...
Avrupa Birliği bugünlerde tarihinin belki de en zor, en belirsiz, en karışık dönemlerinden birini yaşıyor. Avrupa Birliği etkileri bir yandan 2004 Mayıs'ında birliğe üye olacak yeni 10 üyeyi nasıl içlerine sindirebileceklerini düşünürlerken diğer yandan da bu yeni 10 üyeden biri olan Polonya'yı nasıl dizginleyebileceklerini tartışıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda Brüksel'de yapılan Avrupa Birliği zirvesinde birliğin nüfuslar açısından daha büyük devletlerin alınacak kararlarda daha çok oy hakkına sahip olması istenmişti. İspanya ve özellikle Polonya buna karşı çıkınca işler karıştı.
Hazırlanmakta olan Avrupa Birliği anayasası tehlikeye girdi. Kendini birliğe yeni üye olacak 10 devletin lideri gibi gören Polonya'nın Başbakanı sinirlenip toplantıyı, zirveyi terkedince de her şey bir anda kilitlendi. Şimdi herkes bu tıkanıklığın nasıl aşılabileceğini tartışıyor. Tabii Avrupa Birliği içindeki bütün bu gelişmeler Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecini de etkileyebilecek.
İki yıldır üzerinde çalışılan Avrupa Birliği anayasası konusunda bir türlü tam bir uzlaşma sağlanamıyor. Avrupa Birliği devletleri 2004 Mayıs'ında birliğe yeni katılacak 10 üye nedeniyle oy hakkı meselesini yeniden düzenlemek istiyorlar ama başarılı olamıyorlar. Görüşmeler şu anda tıkanmış durumda.
Avrupa Birliği hayatî önem taşıyan anayasa konusunda görüş birliğini sağlayamıyor. Daha kötüsü anayasa konusu bütün üyeler için bir koz hâline gelirken, bütün diğer konularda uzlaşmanın ve uzlaşmamanın anahtarı hâlini alıyor.
Şâyet anayasanın “bir arada yaşamın temel belgesi“ olduğu da düşünülürse, anayasada uzlaşamama bir ortaklığın kurulamayacağının da işâreti olarak kabûl edilebilir.
Bilhassa kendi anayasasını Avrupa Birliği'ne dayatmakla suçlanan Almanya, Avrupa idealinin sadece Almanya’nın çıkarlarını kovalayabilmek için dönemin şartlarına uygun ürettiği bir formül olduğunu savunanların sayısı artıyor.
Bununla beraber Almanya bugün, Avrupa Birliği'nin hamisi olduğu dönemde yaşadığını, 1980'li yıllara damgasını vuran, ekonomideki büyük sıçrayışını bugün sürdüremiyor. Almanya’nın iktisadî kriz yaşadığı gerçeği bir yana, Avrupalı birçok devletin de, Avrupa Birliği üyeliğinden dolayı, kendisini görülebilir gelecekte “Avrupa Birleşik Devletleri’nin bir eyâleti“ ve daha önemisi “trans-atlantik gerginlikte kaybedecek kutbun bir parçası“ olarak görmek istemiyor.
Büyük tartışmalara ve uyumsuzluklara yol açan anayasa, Avrupa Birliği içn çok önemli. Çünkü Avrupa Birliği’nin müktesebatı ve ortak politikaları birçok üye devlet için “arzu ettiği derecede“ uyduğu bir gerçek. Üye sayısının artışı ve üyeler arasındaki gizli hiyerarşi, Birlik’in her üyeye eşit yaklaşmasını engellediği gibi, üyelerin Birlik’e bakış açısını da değiştiriyor.
Avrupa, anayasa tartışmaları ile biraz daha kendi içine kapandı. Öteden beri dünyanın geriye kalanının çok da farkında olmadan yaşayan Avrupalılar şimdi de anayasa tartışmasına boğuldular.
Ama bu defaki durum, dünyada yaşananlara karşı sürdürülen genel kayıtsızlığın ötesine geçti. Çünkü AB üyesi bir ülkenin vatandaşı, hem dünyanın hem de Avrupa’nın kalanında olanları önemsemezken, Avrupa Birliği’nin önemine inananlar ve “tek Avrupa’yı“ savunanlar, ulusal kimliğin üzerine çıkan bu yeni uluslarüstü kimlik ile, üye ülkelerin uyruğunda olanları da daha az önemsemeye başladılar. Bunun örnekleri giderek artıyor.
Özünde anayasa tartışmaları ve çatışmaları Avrupa’da ulusal kimlikler ile uluslarüstü kimlik arasındaki öncelik ve diğerine dominans mücâdelesinden kaynaklanıyor. Ama sorun orada da bitmiyor.
Bir örnekle açıklamak gerekirse, örneğin “Danimarkalı olmak“ ile “Avrupalı olmak“ arasındaki mücâdeleyi hangisi kazanırsa kazansın, sonuçta kazanan kimliğin yaşayacağı yeni bir çatışma var; “tek Avrupa’ya inanan Avrupalı“ mı, yoksa “sadece refah bölgesi Avrupa’ya inanan Avrupalı“ mı?
Bu tartışma başlamış olsa da, henüz şiddetli değil. Ama anayasa tartışmaları bir şekilde sona erer ve Avrupa Anayasası oluşursa, bu iki temel yaklaşım kutupları belirlemeye başlayacak. Büyük bir olasılıkla yaşanacak kutuplaşmanın galibini de en baştan beri varolan ulusal kimlikler belirleyecek.
Avrupa’nın geleceği ve Türkiye’nin geleceğini birbirinden ayırmak mümkün değil. Zâten gerekmiyor da. Ama anayasa tartışmalarının izleyeceği seyir, ortaya çıkarabileceği komplikasyonlar ve daha önemlisi anayasanın hükümleri bunu doğrudan etkileyebilir.
Avrupa’nın anayasası, sadece üye devletler arasında birbirine karşı ortak duyuş ve duruşu değil, aynı zamanda dışarıya karşıda birlik olmayı gerektirecek.
Çünkü Avrupa Anayasası büyük devletlerin gözetiminde ve onların çıkarlarına öncelik vererek hazırlanacak. O noktada Türkiye bütün şartları ve daha fazlasını yerine getirse bile, anayasanın Türkiye’nin kimliği ve hedefleri ile uyumsuzluğa düşmesi hâlinde, Avrupa şunu söyleyebilir;
“Siz söz verdiğiniz adımları attınız. Ancak bu anayasayı kabûl ediyor musunuz?“...
Avrupa’nın anayasası bizim için kabûl edilemez bir anayasa olursa, giremeyiz. Bunda da herhalde kimsenin şüphesi yok. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin üyesi değil, üye adayı olduğu düşünülürse, o zaman bizim bu noktada anayasa çalışmalarına doğrudan bir dahlimiz de mümkün değil.
Bu arada Avrupa Birliği bilerek veya bilmeyerek önemli bir rota değişikliği yaşamaya başladı. Bundan birkaç yıl öncesine bakıldığında Avrupa ekonomisi, demokrasisi ve yaşam standartları bakımından “standart“ bir coğrafya anlamına geliyordu. Avrupa’nın standartlarının esas olacağı düşünülen bölgede, bugün böyle bir durum yok. Mayıs 2004’ten sonra ise hiç olmayacak.
Yeni bir Avrupa meydana geliyor ve “Yeni Avrupa’nın“ değerleri de, sistemi de; ne mevcut ile ne de tasarlanan ile örtüşmüyor.
Bu arada Avrupa Birliği’nin temel eğilimine dikkat edildiğinde, sınırlarını genişletmekteki isteğinin, sınırları içerisinde olan bütün ülkelerin “Almanya gibi“ veya “Fransa gibi“ olması için bulunmadığı görülüyor...
Hatta Avrupa’nın geleceği tartışmaları öyle bir noktaya gelebilir ki, Türkiye’nin tam üyeliği konusu, bütün bir tartışmanın içerisinde gözden yiter. Ama yine Avrupa’nın geleceğinde olacağız. Çünkü Avrupa Avrupa Birliğinden daha büyük bir toprak ve daha fazla nüfus. Kaldı ki “Eski Avrupa’nın Yeni Avrupa’yı doğurduğu şu dönemde biraz ağırdan almak da belki daha iyi”.
Share:

Polat Alemdar, Abdullah Çatlı benzerliği... 2013

<m:blue>Polat Alemdar, Abdullah Çatlı benzerliği...</m:blue>Abdullah Çatlı'nın kızı Gökçen Çatlı, bir TV kanalında yayınlanan "Kurtlar Vadisi" dizisinde babasının yaşadığı olayların canlandırıldığını savunarak, "Zaten dizi yetkilileriyle temaslarımız oldu. Polat Alemdar, babama çok benziyor" dedi.

Susurluk kazasında hayatını kaybeden Abdullah Çatlı'nın kızı olan Gökçen Çatlı, 9. ölüm yıldönümünde babası için 2. kitabını da çıkartmaya hazırlanıyor. Mart ayında piyasaya çıkacak kitabında babasının terör örgütleri ASALA ve PKK operasyonlarını tüm çıplaklığıyla anlatacağını söyleyen Gökçen Çatlı, "Babam vefatıyla bazı şeylere noktayı koymadı. Ben de ailem ve dostlarımız adına onun sözcülüğünü yapmaya çalışıyorum. Bunun da en doğru yöntemi bir eserle; yani bir kitapla ortaya çıkmak. En az sansasyonel etki yaratabilecek çalışma kitaptır diye düşündüm. Birinci kitabım oldukça büyük ilgi gördü. İkinci kitabımı da bitirme aşamasına geldim. Konusu beni de heyecanlandırıyor. Çok iz bırakacak ve yüreğimi sarsan bir kitap olacak. Aslında daha çok şey yapmak istiyoruz; ama o mazlum kalabilme dürtüsüyle de bazı şeylerden vazgeçebiliyoruz" diye konuştu.

Kitabını Mart ayında Abdullah Çatlı severleriyle paylaşacağını dile getiren Gökçen Çatlı, açıklamasında şunları ifade etti:

"Terör örgütleri son dönemlerde yine ortaya çıkmış durumda. Babamın 2 terör örgütüyle mücadelesi vardı. Babamın, ASALA ve PKK ile mücadelesini yine anı-roman şeklinde kitaplaştıracağım. Tarihe de dipnotlar düşecek olan kitabımla yıllar önce söylediklerimiz, yıllar sonra kanıtlandı. Bir zamanlar Türkiye'nin Abdullah Çatlı'sı vardı ve terör örgütleriyle mücadele ediyordu. Ne mutlu bana ki, babamın bu mücadelesini kitaplaştırma iznine ve özgürlüğüne sahip bir devletin bireyi olarak yaşıyorum."

Gökçen Çatlı kendisine yöneltilen bir soru üzerine bir TV kanalında yayınlanan "Kurtlar Vadisi" dizinin babasının yaşadığı olayları konu edindiğini ileri sürdü. Dizideki Polat Alemdar'ın birçok yönünün babasına benzediğini kaydeden Gökçen Çatlı, "Zaten dizi yetkilileriyle de dolaylı yönden görüşmelerimiz oldu. Dizide babamı anımsatan pek çok şey var. Herkes de bana bunu soruyor: Güzel de bir dizi. Filmde bire bir örtüşen yönler olmasa da aslında izlemesini bilene çok şeyler kattığına inanıyorum. Polat Alemdar biliyorsunuz dizide ölmüyor, tekrar canlanıyor; ama babam için öyle bir şey yok. Keşke öyle olsaydı. Dizide ona benzeyen; ama benzeşmeyen taraflar da bulunuyor" şeklinde konuştu.
Share:

Darsheel Safary dances with Madhuri Dixit and Priyanka Chopra 2013

Priyanka Chopra with Darsheel SafaryThe 16-year-old Taare Zameen Par sensation Darsheel Safary is quickly learning  the nuances of wooing Bollywood leading ladies. Recently, the child actor danced with Priyanka Chopra and Madhuri Dixit on the sets of dance reality show ‘Jhalak Dikhla Jaa’.
Darsheel is among the 12 contestants on the show, and he danced to romantic tracks like ‘Chaudhvi ka chaand’ with Madhuri, who is one of the judges on the show along with Karan Johar.
He also grooved to the evergreen song with Priyanka, who came in as a special guest to promote her upcoming film Teri Meri Kahaani. Darsheel even kissed the ladies’ hands, making them blush, said a source from the sets.
‘Jhalak Dikhla Jaa 5 will be aired on color from June 16th 2012. Watch out for Darsheel on the show!
Pictures below.
Priyanka Chopra with Darsheel Safary
Priyanka Chopra with Darsheel Safary
Darsheel Safary dances with Madhuri Dixit and Priyanka Chopra
Darsheel Safary dances with Madhuri Dixit and Priyanka Chopra
Share:

Darsheel Safary Launches Wonderbook: Book of Spells 2013

Darsheel Safary Launches Wonderbook: Book of Spells

Darsheel Safary
Darsheel Safary
The adorable Darsheel Safary recently launched Wonderbook: Book of Spells, the new Sony PlayStation game that came about as a result of Sony’s partnership with Pottermore, the website based on J.K. Rowling‘s Harry Potter series. I know this is supposed to be for a younger audience and all, but I am dying to get my hands on it. I mean, in the series, The Standard Book of Spells is the fictional textbook by Miranda Goshawk that Harry, Ron and Hermione study whilst at Hogwarts.*sigh*
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Also, it’s just the Potter nerd in me speaking here, but I couldn’t help picking this up: The description of the game on Playstation’s website refers to Book of Spells as being found in the Restricted Section of the library – except they claim it teaches spells like Incendio, Wingardium Leviosa and Expelliarmus, which are fairly basic spells, so you know…  I mean I understand creative licenses and all but like I said, it’s only the Potter nerd in me nitpicking here. :P
Share:

foto Darsheel Safary 2013

Darsheel SafaryDarsheel Safary at ITA Awards 2012 66Darsheel SafaryDarsheel SafaryDarsheel SafaryDarsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Darsheel Safary
Share:

Darsheel Safary 2013


Darsheel Safary 2008
Darsheel Safary, né le 9 mars 1996 en Inde, est un acteur indien.
Il est connu pour son rôle de jeune dyslexique dans le film Taare Zameen Par (Des étoiles sur la terre), réalisé et produit par Aamir Khan. Ce rôle a valu à ce jeune acteur de 11 ans une nomination comme meilleur acteur aux Filmfare Awards 2008 (équivalent indien des Césars ou des Oscars) face entre autres à Shahrukh Khan, Abhishek Bachchan et Akshay Kumar. Il est à ce jour le seul enfant nommé dans cette catégorie.
Après avoir auditionné des centaines de petits garçons, Darsheel Safary est repéré dans une école de danse par le scénariste, Amol Gupte. Tout de suite convaincu, il lui propose le rôle principal de Taare Zameen Par : Ishaan Awaswati un garçon dyslexique, incompris par l'école et ses parents qui, ignorant son handicap, lui reprochent ses mauvais résultats scolaires. Proche de son frère aîné, fierté de la famille et doué au tennis, Ishaan se réfugie dans le dessin et préfère se promener dans les rues de son quartier et s'évader dans son monde imaginaire. Un jour alors qu'il fait l'école buissonnière, son frère le protège en faisant un mot qui l'excuse, mais le père découvre la supercherie et décide d'inscrire son fils dans un pensionnat. Ishwan vit mal cet éloignement d'autant plus qu'il est pris en grippe par un professeur qui réussit à le dégouter du seul loisir qui le protège du monde des adultes, le dessin. Ishwan se coupe peu à peu des enfants et se mure en silence dans la colère. Ses parents persuadés d'agir pour le bien de l'enfant refuse de le retirer de cet établissement. Mais alors qu'il envisage le pire, un élève lui annonce l'arrivée d'un nouveau professeur, Ram Shankar Nikumbh (Aamir Khan), qui voyant la détresse de l'enfant, décide de l'aider.
L'interprétation bouleversante de Darsheel Safary a ému tout Bollywood et a été un succès au box office. Ce film a aussi permis un nouveau regard sur les films avec des enfants dans l'industrie du cinéma indien.
En outre, le film a dépassé les frontières indiennes et le DVD a été distribué à l'international par Walt Disney Company, marquant ainsi la première fois qu'un studio international achète les droits vidéos d'un film indien.
Le film a été projeté à Paris en 2010, lors du premier Forum mondial sur la dyslexie organisé par l'UNESCO.
Tout en poursuivant sa scolarité, Darsheel Safary assure de nombreux contrats publicitaires. En 2010, il joue dans Bumm Bumm Bole, remake de Les Enfants du ciel, réalisé par Priyadarshan et, en compagnie d'Anupam Kher, dans Zokkomon, film fantastique de Satyajit Bhatkal.

Récompenses

Prix du meilleur acteur décerné par les critiques
Prix spécial du jury et Prix du meilleur enfant acteur
Prix du meilleur acteur décerné par les critiques et Prix du meilleur espoir (enfant acteur)
  • V. Shantaram Awards
Prix du meilleur acteur dans le rôle principal
Share:

Taare Zameen Par 2013


Taare Zameen Par


ترجمه اسم الفيلم

نجوم على الارض

إخـراج

Aamir Khan


إنتاج


Aamir Khan


كاتب القصة


Amol Gupte


بطولة


Aamir Khan


Tanay Chheda


Darsheel Safary


Tisca Chopra


Sachet Engineer


Vipin Sharma


Lalitha Lajmi


مدير الموسيقى
Shankar Mahadevan


Ehsaan Noorani


Loy Mendonca


Shailendra Barve
القصة


والفيلم يتكلم عن طفل يعاني من مرض ( الديسلكسيا )


والــــديـــســــلــــكــــســــيــــا


"هو صعوبة القراءة الناجمه عن خلل في الادراك البصري


يؤدي الى حدوث تشوش في ادراك الكلمات المكتوبه


هذا الخلل ليس في العين نفسها ..


وانما في كيفية انتقال المعلومه من العين الى الدماغ "


والفيلم يتكلم عن علاقة المعلم والطالب


يعني امير خان بيكون المدرس في الفيلم


معلومات عن الطفل


الطفل اللي في الفيلم اسمه
Darsheel Safary
وهو نفس الطفل اللي مثل ابن ارجون رامبل في فيلم دون
ابيشك في فيلم امير خان


الفيلم يتكلم عن طفل مصاب بمرض Dyslexia (عسر القراءة) وذي طبعا تعتبر مصيبة عند اي طفل


فعامر قال مافي احسن من نجيب مثال حي


على اطفال كانووو مصابين بهذا المرض


ومع كذا ناجحين في حياتهم


فختار ابشيك لانه كان مصاب بهذا المرض في طفولته


وبعد اخذ الاذن من ابشيك ومن عائلتة


قررو عرض صور ابشيك في الفلم كمثال


على اشخاص قدروو يتخطون اعاقاتهم



وينجحون في حياتهم


اضافه الى ..


ليوناردو دافينشي و توماس اديسون و أليكسندر اغراهام بيل و وينستون شيرشيل و ألبرت أينشتاين وأخيرا توم


كروز .


الصور


Taare Zameen Sanstitre93.jpg
Taare Zameen Sanstitre94.jpg
Taare Zameen Sanstitre97.jpg



Taare Zameen taarezameenpar.jpg



Taare Zameen still8.jpg



Taare Zameen Taare Zameen Par_Aamir Khan_Pics_New.jpg



Taare Zameen TaareZameenPar05.jpg
Taare Zameen taarezameenpar.jpg
Share:

Friday, November 29, 2013

Sedat Peker Resimleri Sedat Peker Fotoğrafları 2013

Sedat Peker Resimleri
Sedat Peker Fotoğrafları









Share:

Sedat Peker: Özgeçmişi Biyografisi 2013

[Resim: 290sedat_peker.jpg]Sedat Peker
Rizeli bir aileden gelen Sedat Peker, 1970 yılında Sakarya'da doğdu. "Köroğlu" lakaplı Peker, Almanya'da büyüdü. Peker'in adı ilk olarak "uyuşturucuyla mücadele eden baba" olarak duyuldu, daha sonra Susurluk Raporu'nda geçti.
Peker'in organizasyonunda işadamlarından tehditle para topladıkları, zorla tahsilat yaptıkları ve işyeri kurşunladıkları belirlenen, aralarında açığa alınan bir astsubayın da bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.
Peker, Barmen Oğuz Atak'ın sırtında "Allah" dövmesi bulunduğu gerekçesiyle öldürülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle uzun süre arandı. Polisin Atak'ın öldürülmesini azmettirmek ve çete olaylarına karışmaktan aradığı Peker, oğlunun doğumunda kendilerini ziyaret eden, çiçek ve telgraf gönderen dostlarına teşekkür için gazetelere verdiği ilanlarda eşiyle birlikte görüldü.
1997'de Rize'de kaçakçı Abdullah Topçu'yu öldürmek suçundan savcı karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker'in iki adamı, aynı davadan müebbet hapse mahkum oldu. Peker gibi ağabeyi Vedat Peker de bir işadamına silah zoruyla senet imzalatmaktan gözaltına alındı. Peker'in talimatıyla çete oluşturdukları iddiasıyla yargılanan dokuz sanıktan dördü tahliye edildi.
Tehditle tahsilat yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan yedi ay boyunca aranan Peker, teslim olacağını bildirerek 19 Ağustos 1998'de Romanya'dan Türkiye'ye getirildi. İstihbarat birimlerinin çalışmaları sonucunda, Peker'in, adı gizlenen bir Antalya milletvekiliyle doğrudan bağlantısı olduğu saptandı.
Peker, tutuklu bulunduğu sürede Bayrampaşa Cezaevi'nde krallar gibi yaşadı. Rokfor peyniri başta olmak üzere birçok lüks yiyeceği koğuşuna getirten Peker'in cezaevine soktuğu eşyalar arasında kokoreç makinesi da vardı. Kaldığı 50 kişilik koğuşun tabanını halıfleksle kaplatan, duvarlarını boyatan Peker, tuvaletlerin kırılıp yapılmasını istedi ve bunun için gerekli malzemeyi sağladı. Cezaevinde yüz koyun kestirip tutuklu ve hükümlülere dağıtan Peker, çanak anten, video, CINE 5 dekoderi, ekmek kızartma makinesi ve dikiş makinesi gibi isteklerine ise cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.
İstanbul DGM Savcılığı, Ekim 1998'de Peker ve adamları hakkında 7.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bu davadan yargılandığı sırada duruşmada ilginç açıklamalar yapan Peker, "Eski bir milletvekili bana mesaj göndererek, 'Mahkemede fazla artistlik yapmasın' dedi. Her şeyi size anlatmak istiyorum çünkü ben bunları anlatmazsam şüpheli bir şekilde intihar edebilirim" dedi. Peker, 12 sanıkla birlikte çete oluşturmak suçundan yargılandığı davada, 24 Mayıs 1999'da tahliye edildi. Sekiz ay 29 gün cezaevinde bulunun Peker, "sanal bir çete yaratıldığını" ileri sürdü.
Tahliye edildikten sonra basına açıklama yapan Peker, MHP'li olmadığını söyleyerek, siyasi görüşünün pantürkist - turanist olduğunu belirtti. Tahliye edildikten sonra basına demeçler veren Peker, özel yaşantısıyla ilgili açıklamalar yaptı. Çok mutlu bir evliliği olduğunu söyleyen Peker, "Ben kadını tanrı misafiri olarak kabul ediyorum. Annesini, babasını, her şeyini bırakarak size geliyor, sizin onu korumanız gerekiyor. Anne babasının sevgisini vermeniz gerekiyor. Gayet düzgün bizim yaşantımız. Herkes eşime soruyor, 'Seni dövüyor mu?' diye. Eşim gülerek anlatıyor, 'Yok, dövmüyor' diye" dedi.
Share:

Silikon değil güneş yanığı 2013

Silikon değil güneş yanığı

SEDA Sayan, dudaklarındaki yaranın patlayan silikonlarından kaynaklandığı iddiasını yalanladı.

Silikon değil güneş yanığı Geçtiğimiz günlerde makyajsız görüntülenen ve dudaklarındaki yara iziyle dikkat çeken sanatçı, güneşte fazla kaldığı için dudağında yanık oluştuğunu söyledi: “Geçen hafta avukatım Şeyda Yıldırım’la Bodrum’da tatil yaptık. Güneşin etkisiyle dudağımda yanık oluştu. Doktorum, bunun bağışıklık sistemimin bozulmasıyla ilgili olduğunu ve tenim beyaz olduğu için bu durumun normal olduğunu söyledi. Şu an çok iyi, geçti sayılır. Dudaklarımda silikon olmadığını söylediğim halde ‘silikonları patladı’ dediler. Silikon olsaydı zaten bu hale gelmezdi.
Share:

Sedat Peker’in eşi: Bakın, hamile değilim 2013

Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı, daha önce Kocaeli Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde hükümlü bulunan Sedat Peker’in avukat eşinin hamile olduğu haberleri üzerine adli ve idari inceleme başlattığı bildirildi.

Hükümlü ya da tutuklunun, avukat ve birinci derece yakınlarıyla ne şekilde görüşebileceğinin ‘Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmesi Hakkındaki Yönetmelik’ ile düzenlendiği, Sedat Peker’in eşi ve aynı zamanda avukatı olan Özge (Yılmaz) Peker’i açık görüşte görme hakkının bulunduğu ifade edildi. Ergenekon davası için Silivri’ye nakledilen Peker, dün duruşmaya verilen arada iddiaları yalanladı: “Eşim bugün (dün) gelecek. Gerekirse kliniğe gidip rapor da alınabilir. Delilik bu.” Duruşmanın öğleden sonraki oturumuna katılan Özge Peker ise paltosunu açarak, gazetecilere, “İşte bakın, hamile değilim.” dedi. Sedat Peker, bu yıl mayıs ayında cezaevinde kıyılan nikâhla Özge Yılmaz’la evlenmişti. Özge Peker’in cezaevindeki eşinden hamile kaldığı haberleri dün bir çok gazetete yer aldı. Ancak Zaman, söz konusu bilgiyi doğrulatamadığı için sayfalarına taşımadı.
Share:

Yeraltının 'Avukat Elif'leri anlatıyor 2013

ResimYeraltı dünyasının ünlü isimlerinin davalarını başarıyla savunan kadın avukatlar, güzellikleri ve şık giyimleriyle de dikkat çekiyor.
Son yıllarda yeraltı dünyasının ünlü isimlerinin davalarına artık çoğunlukla kadın avukatlar bakıyor. Bu kadın avukatlar davalardaki başarılarının yanı sıra güzellikleri ve şık giyimleriyle de dikkat çekiyor..
Yeraltı dünyasının ortaya çıkısından itibaren 'racon' denilen ve yazılı olmayan kuralları vardı. Racona 'mafyanın anayasası' da denildi. 1980'lı yılların başına kadar yeraltı dünyasının liderleri racona bağlı kalmaya çalıştı. Raconun en bilinen kurallarından biri kadınlarla ilgiliydi: Ateş açılmayacak ve el kalkmayacak ama kesinlikle 'işe' karıştırılmayacak. Bu nedenle kabadayıların, mafya liderlerinin yanında yer alan ve danıştıkları kişiler de kendileri gibi erkekler oldu. Hatta kadına el kaldıran kabadayı gibi ona danışan kabadayı da saygınlığını yitirirdi. Ancak son yıllarda mafya liderlerinin en çok güvendiği isimler artık kadınlar. Davalarını kadın avukatlara emanet ediyorlar. Bir anlamda 'raconu bozan' bu kadın avukatların en ünlüleri ise Şeyda Yıldırım, Özge Yılmaz, Yadigar Gürbüz ve Altın Mimir. Yıldırım, Alaattin Çakıcı ve Erol Evcil'in; Özge Yılmaz, Sedat Peker'in; Yadigar Gürbüz başta Susurluk davası olmak üzere Ayhan Çarkın'ın; Altın Mimir ise Dündar Kılıç ailesi, Ali Fevzi Bir, Ayvaz Korkmaz ve Erdal Kara'nın avukatlığını yaptı ve yapmaya devam ediyor. İşte bu avukatlar duruşmalardaki başarılarının yanı sıra güzellikleri ve şık giyimleriyle de dikkat çekiyorlar. Bu nedenle en az müvekkilleri kadar ilgi görüyorlar.
Kurtlar Vadisi'ndeki 'Avukat Elif' karakterinin esin kaynağı
.Şeyda Yıldırım, yeraltı dünyasının en tanınan isimlerinden Alaattin Çakıcı'nın avukatlığını yapıyor. 12 Eylül darbesi öncesi ülkücü hareket içinde yer alan Çakıcı, polisin hazırladığı çete raporları ve çetelerin dağılımını gösteren haritalarda hep ilk sırada yer alıyor. Çete kurmak suçundan mahkûm olan Çakıcı, hakkında en çok dava açılan yeraltı dünyasının isimlerinden biri. Susurluk sürecindeki siyaset ve mafya ilişkisinin odağındaydı. Davaları da gündemde geniş yer alıyor. Bu nedenle avukatı Şeyda Yıldırım da Çakıcı gibi çok gündemde. Neredeyse müvekkili kadar ünlü!
İzlenme rekorları kıran Kurtlar Vadisi dizisinin başrol karakterlerinden "Avukat Elif"in esin kaynağı olan Yıldırım, Çakıcı ailesinin diğer bireylerinin de avukatı. Şeyda Yıldırım, daha önce Çakıcı'nın öldürttüğü eski eşi Uğur Kılıç'ın avukatlığını yapıyor. Hatta Uğur Kılıç ile Alaattin Çakıcı'nın boşanma davasında Kılıç'ın avukatı olarak yer alıyor. 1994 yılından itibaren ise Çakıcı'yı savunmaya başlıyor. Babası da avukat olan Yıldırım, bu nedenle mesleğin zorluklarını biliyor. Çakıcı Avusturya'da yakalandığında savunmak için peşinden o ülkeye gidiyor.

Çakıcı'nın diğer avukatı Atalay Cebesoy'un bir mafya hesaplaşmasında öldürülmesi üzerine davaların yükü tamamen Yıldırım'a kalıyor. Yıldırım, Nesim Malki cinayetini azmettirmekten ve Türkbank ihalesine fesat karıştırılması davasından mahkûm olan Erol Evcil'in de avukatlığını yapıyor. Cezaevine Çakıcı için SIM kart sokmaya çalıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılıyor. "O kart benim ve cüzdanımdaydı," diye savunma yapıyor.
Mafya davalarının dışında magazin dünyasından ünlü müvekkilleri (Ebru Gündeş gibi) var. Yıldırım da müvekkili Alaattin Çakıcı gibi gazetecilere konuşmayı pek sevmiyor. Ancak daha önce yaptığı açıklamalarda en büyük rahatsızlığının Çakıcı'yla ilişkisi olduğuna dair söylentiler olduğunu söylüyor.
'Sedat Peker'in avukatı olmak gurur verici'
Özge Yılmaz, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak suçundan yargılanan Sedat Peker'in avukatlığını yapıyor. 2004 yılında düzenlenen Kelebek Operasyonu'nda tutuklanan Peker, halen cezaevinde. Özge Yılmaz, müvekkili Peker'in çete davalarına girmiyor, bu duruşmaları bir izleyici olarak takip ediyor. Sadece Peker'in basında yer alan haberlerle ilgili açtığı davalara bakıyor. Diğer bir deyimle 'Peker'in basın avukatlığını' yapıyor.
Ancak artık Peker'in basın davalarına da girmeme kararı almış: "Çıkan sansasyonel haberler nedeniyle müvekkilimin isteği üzerine davalardan feragat ettim. Ama avukatlığını sürdürüyorum." Yılmaz'ın başka müvekkili yok, Peker dışında başka kimsenin de avukatlığını yapmıyor. Yılmaz'a göre Peker'in avukatlığını yapmak onur verici: "Sedat Bey'in avukatı olmak güzel bir şey. Onun yanında olan, seven herkes gibi ben de gurur duyuyorum bu durumla. Ceza duruşmalarında destek olmak, yanında bulunmak için bulundum. Avukatı olarak da cezaevine görüşüne gidiyorum."
Özge Yılmaz, daha genç ve mesleğinde deneyimli olmasına karşın avukatlığı bırakmayı planlıyor. Nedeni ise yaşadığı adaletsizlikler: "Hukuka olan inancımı yitirdim. Genç yaşımda yaşadığım adaletsizlikler karşısında avukatlıktan soğudum. Mesleğimi sevmiyorum artık. O nedenle sadece Sedat Peker'in avukatlığını yapıyorum. Onun da davalarına girmiyorum. Kesin olarak avukatlığı bırakacağım."
'Kim oldukları değil dosyaları önemli'
'Yeraltı dünyasının davaları' denildiğinde akla gelen kadın avukatların başında
Yadigar Gürbüz geliyor. Gürbüz, özellikle uyuşturucu davalarının aranan avukatlarından biri. Ama artık sadece yapancı uyrukluların uyuşturucu davalarını kabul ediyor. Cinayet davaları da aldığı dosyalar içinde önemli yer tutuyor: "Asla tecavüz ve kız kaçırma davalarını kabul etmiyorum." Ancak Gürbüz'ün kamuoyunda yer alması Susurluk davasıyla oluyor. Gürbüz, davada sanıkları savunan onca erkek avukat içinde iki kadın avukattan biriydi. Sanıklardan özel tim polisleri Ayhan Çarkın, 2005 yılında öldürülen yine özel timci Oğuz Yorulmaz ve Sedat Bucak'ın koruması Abdülgani Kızılkaya'nın avukatlığını yapıyor. Kumarhaneci Ömer Lütfi Topal'ın 1996'da öldürülmesiyle ilgili açılan ve Susurluk davası sanıklarının bir kısmının yargılandığı davanın da avukatlığını üstleniyor. Müvekkili ise yine Ayhan Çarkın oluyor. Yargılama sonucunda diğer sanıklarla birlikte Gürbüz'ün müvekkili de beraat ediyor. Topal cinayeti de faili meçhul oluyor. Çarkın'ın diğer davalarında da avukatlığını yapan Gürbüz, Alaattin Çakıcı'nın yurtdışına pasaportuyla kaçtığı ve çeteye yardım etmek suçundan yargılanan eski MİT'çi Faik Meral'ı da savunuyor. Gürbüz, dava kabul ederken tek ilgilendiğinin dosya olduğunu söylüyor: "Sanıkların kim olduğuyla kesinlikle ilgilenmiyorum. Ayhan Çarkın da, Faik Meral de sıradan biri olarak Mehmet de, Ahmet de benim için aynıdır. Tek kriterim dosyadır. Dava dosyasına bakarak davayı alıyorum."
Yadigar Gürbüz ileride anılarını yazmaya kararlı. Kitabın adı da şimdiden hazır: Bir Ceza Avukatı'nın Anıları. Büyük ses getireceğini düşünüyor: "Göreceksiniz yer yerinden oynayacak." Yeraltı dünyasında özellikle de uyuşturucu sanıklarının bol düşman sahibi olmasına karşın, müvekkillerinden dolayı bugüne kadar hiç tehdit almamış. Ona göre kadınlar için çete ve uyuşturucu davalarının diğer davalardan hiçbir farkı yok. Ama avukatlık mesleğinin kadınlar için genel olarak zorlukları bulunduğunu düşünüyor. Özellikle de cezaevine girişlerinde kadınların iç çamaşırlarına kadar aranmasını rencide edici buluyor. Gürbüz, çete davalarını da kadınların almasını, kadın avukat sayısının artışına bağlıyor.
'Mafya avukatı olarak anılmaktan rahatsızım'
Yeraltı dünyasından en çok davaya bakan avukatlardan biri de Altın Mimir. Ayrıca büyük ceza davalarının da aranan avukatı. Ünlü kabadayı Dündar Kılıç'ın oğlu Cenk Ali Kılıç'ı savunarak avukatlık mesleğine başlıyor. Susurluk çetesi davasında dört yıl ağır hapis cezasını çarptırılan Ali Fevzi Bir ve arazi mafyası lideri olmak suçundan yargılanan Ayvaz Korkmaz'ın avukatlığını yapıyor. 'Marlon Erdal' lakabıyla tanınan ve otopark mafyasıyla gündeme gelen Erdal Kara ve Alaattin Çakıcı'nın Beşiktaş vizesiyle yurtdışına kaçmasını sağladığı gerekçesiyle yargılanan eski futbolcu ve menajer Sinan Engin de Mimir'in müvekkilleri arasında yer alıyor. Mimir'in en büyük rahatsızlığı ise 'mafya avukatı' olarak anılmak: "Avukatlık mesleğimde sadece iki mafya davasına girdim. Ama bunlara 'mafya davası' demek de mümkün değil. Bu söylem beni ciddi şekilde rahatsız ediyor. Benim her alanda müvekkilim var." Mimir, ayrıca çok ünlü bir boşanma avukatı. Magazin dünyasında aralarında Harika Avcı'nın da bulunduğu çok sayıda ünlü simanın da avukatlığını yaptı, yapmaya devam ediyor
Share:

Popular Posts

ما هو افضل مسلسل تركي لسنة 2018 ؟
وادي الدئاب
ايزيل
القرنفل الابيض
الهارب
Do Riddles

Follow by Email

Blog Archive

Pages

Theme Support